sesime yelken takıp
uzaklara açıldım
masallar uydurdum
hayale inandım
kendimi anlattım kendime
güldüm ama sinsice
yakına baktıkça bozuldu gözlerim
ben yürüdükçe yakınlaştı uzaklar
sesim dalgalandıkça
çözülür mü düğümler
boğazımda bir bir
gecenin üstünde bir ağırlık
yaslansam devrilirmiyiz?
İsmail Erdemir
20.Ekim.2007
Renkli Defter
28 Mayıs 2008 Çarşamba
19 Mayıs 2008 Pazartesi
SIR
Sakladığın sırlar
celladın mı oldu
sesler sana hep uzak
kuytularda ağlıyorsun
gözlerinden akıyor
seni ağlatan sırlar
cinnete adım adım
herşeyden uzaktasın
anlamıyor seni sen
yada her kime büründüysen
bekliyor celladın
dilinin tam ucunda
ölmek mi yoksa ölmek mi?
ya sırrın kalır bu dünya ya
ya da sırrın için bir yer ayır
susmak mı yoksa ölmek mi?
cenazende konuşmayan bir ben mi olurum
sırrına sırdaş olan
yoksa bende mi ölürüm.
İsmail Erdemir
01.Eylül.2007
celladın mı oldu
sesler sana hep uzak
kuytularda ağlıyorsun
gözlerinden akıyor
seni ağlatan sırlar
cinnete adım adım
herşeyden uzaktasın
anlamıyor seni sen
yada her kime büründüysen
bekliyor celladın
dilinin tam ucunda
ölmek mi yoksa ölmek mi?
ya sırrın kalır bu dünya ya
ya da sırrın için bir yer ayır
susmak mı yoksa ölmek mi?
cenazende konuşmayan bir ben mi olurum
sırrına sırdaş olan
yoksa bende mi ölürüm.
İsmail Erdemir
01.Eylül.2007
21 Mart 2007 Çarşamba
PHILADELPHIA DENEYİ: GÖKKUŞAĞI PROJESİ (PROJECT RAINBOW)

Işınlanma, zamanda yolculuk, görünmez olmak gibi kavramlar insanların o kadar ilgisini cezbetmekte ki, bu fantastik olayların olabilirliğine inanan insanların sayısı neredeyse reddedenler kadar var. Yakın tarihin bu konudaki en büyük çalışması olan Philadelphia Projesi, üzerindeki bilinmezlik ve hakkındaki bilgilerin ulaşılmazlığı ile bu konuda dikkat çekmekte. İnternette yaptığım araştırmalar sonucu toplayabildiğim bilgiler, daha önce adını bile duymadığım bu olay hakkında ne kadar çok kişinin uğraştığını görmemi sağladı. Özellikle, Amerikalıların ve İngilizlerin bu konuda kurduğu internet siteleri çok enteresan. İngilizce okuma fırsatı olanlar için kaynaklar çok fazla. 2000 yılında sabah gazetesinde yayınlanan oldukça ilginç bir yazıyı aşağıya aldım. Konu ilgisini çekenlere iyi bir başlangıç olur kanımca.
1930'lu yıllarda Amerikan hükümeti bilim adamları toplar ve savaş gemilerin radarda tespit edilememesini sağlayacak bir yöntem bulmalarını ister.
Nikola Tesla'nın başını çektiği bir grup bilim adamı bu proje için çalışmaya başlar. Yaklaşık 10 yıllık araştırmanın sonunda proje deneme aşamasına gelir. Deneyde Amerikan donanmasında görevli küçük bir destroyer olan Eldridge adlı gemi kullanılacaktır. Gemi, jeneratörler, vericiler, güç yükselticiler, modülasyon devreleri ve elektromanyetik alan oluşturmaya yarayacak araç gereci içeren tonlarca ekipmanla donanır.
22 Temmuz 1943'te saatler 09:00'ı gösterirken elektromanyetik alan jeneratörleri çalıştırılır. Eldridge'in etrafını önce yeşil bir duman kaplar. Gemiyi bu dumanın ardında görmek imkânsızlaşır. Alıcılar geminin kuvvetli bir elektromanyetik alanla çevrelendiğini göstermektedir. Duman çekildiğinde ise deneyin istenenden daha başarılı olduğu anlaşılır. Çünkü Eldridge sadece radarlardan değil, mürettebatıyla beraber "gözden de" kaybolmuştur! İşte Philadelphia Deneyi'nin bir kaç kelime ile özeti budur.
Amerikan hükümeti ve deniz kuvvetleri elbette ki böyle bir deneyin ya da projenin varlığını asla kabul etmiyor. Tüm bunların asılsız, hayal ürünü iddialar olduğunu savunuyor. Ancak diğer taraftan da görgü tanıklarının ifadeleri var. Zaten deney hakkında bilinenlerin çoğu da bu tanıkların ifadelerinden sağlanmış. Şimdi başa dönelim ve hikayemizin ayrıntılarına bakalım. 1933 yılında Roosevelt ABD'nin başkanı oldu ve hemen ardından eski dostu ve dünyanın sayılı bilim adamlarından Nikola Tesla'yı Washington'a davet ederek ondan devlet adına bazı projeleri yürütüp yürütemeyeceğini sordu. Yanıt olumluydu. Başkan ona Gökkuşağı Projesi şeklinde bilinen projeden söz etti.
Tesla bu proje üzerinde çalışmaya başladı. 1936'ya gelindiğinde Tesla önemli gelişmeler kaydetmiş hatta insansız bir gemiyi gözden kaybedip sonra da geri getirmeyi başarmıştı. Ancak yetkililerin deneyin insanlı olarak yapılmasında ısrar etmeleri ve Tesla'nın da insanlara zarar gelmeden bu deneyin yapılmasının olanaksız olduğu noktasında başlayan görüş ayrılıkları sonunda Tesla'nın son aşamada projeden ayrılmasıyla sonuçlandı. Bundan sonra projenin idaresini Dr. John von Neumann devraldı. Donanma, özellikle Almanlara karşı bir an önce ezici üstünlük sağlamak kaygısını taşıyordu. Bu üstünlüğü sağlamanın ise görünmezlikten geçtiği düşünülüyordu. Arzu edilen gemilerin "radarlara" görünmemesini sağlamaktı. Fakat sonuç beklenenden çok farklı oldu. Biraz sabırlı olun, daha ikinci deneyi anlatmış değiliz. Amerikan hükumeti için çalışan bilim adamları arasında dünyanın en büyük dahilerinden biri olarak gösterilen ve Nazi Almanya’sından kaçıp ABD'ye sığınan Albert Einstein da vardı. Philadelphia Deneyi'nde en büyük katkılardan birinin Einstein tarafından sağlandığı düşünülmekte. Özellik Einstein'ın "Birleşik Alan Teorisi"nin deneyi başarıya ulaştıran faktör olduğu sanılıyor. Einstein bu teorisini 1925-27 tarihleri arasında Prusya'da yayımlanan bir bilim dergisine göndermiş ancak tamamlayamadığını düşünerek geri çekmiş. Einstein'ın ileriki yıllarda teorisini tamamladığı, ancak bunun savaş sırası ve sonrası hükümetlerce gizlenmiş olabileceği tahmin ediliyor. Biz şimdi gelelim ilk deneyin ayrıntılarına. Haziran 1943'te deney için seçilen USS Eldridge'e elektromanyetik alan oluşturucu donanım yüklendi ve gemi Philadelphia Deniz Üssü açıklarında deneye tabi tutuldu.
Deney sırasında yeni mürettebat da gemide bulunuyordu. Deneye ticari bir gemi olan Andrew Furuseth'in mürettebatı da tanıklık etti. Andrew Furuseth'in özel bir yeri var, çünkü deney hakkında bugün bilinenlerin çoğunu bu gemide görev yapmış olan Carlos Allende'nin anlattıklarından biliyoruz. (Allende, 50'li yıllarda UFO araştırmacısı Morris Jessup'a yazdığı mektuplarda yaşadıklarını anlatmasaydı belki de bu olaydan hiç haberimiz olmayacaktı. Ve küçük bir not daha: Jessup 1959'da intihar etti. Ne ilginç değil mi?) 22 Temmuz 1943'te şalterler kaldırıldı. Geminin gözden kayboluşuna kadar olanları biliyorsunuz. Ondan sonra olanlar da oldukça ilginç. 15 dakika sonra şalterlerin indirilmesi emredildi. Yeşil duman yeniden belirdi ve duman çekilirken Eldridge yavaş yavaş yeniden materyalize oldu. Ancak bir şeylerin ters gittiği hemen anlaşılmıştı. Gemiye iletilen telsiz mesajlarına yanıt gelmiyordu. Gemiye çıkıldığında mürettebatın hiç de iyi durumda olmadığı görüldü. Bir çoğu sinir krizleri içinde çırpınıyordu. En iyi durumdakiler hafıza kaybına uğramıştı!
Donanma bu personeli topyekun emekliye sevk ederek gemiye yeni personel atadı. Bilim adamlarına da sadece radar görünmezliği istediklerini, optik görünmezliğe gerek olmadığını bildirdi. 28 Ekim 1943'te ise Eldridge üzerinde ikinci deney gerçekleştirildi. Saatler 17:15'i gösterirken elektromanyetik jeneratörler yeniden çalıştırıldı. Gemi bir kez daha hemen hemen tamamen görünmez oldu. Sadece gövdesinin ana hatları seçilebiliyordu. Bir kaç saniye süresince işler yolunda gider gibiydi ki ansızın gözleri kör edebilecek kadar güçlü mavi bir ışık patlaması meydana geldi ve gemi gözlerden tümüyle kayboldu. Şimdi duyduklarınıza inanmayacaksınız belki ama Eldridge, bir kaç saniye sonra, 600 kilometre ötede, Norfolk açıklarında yeniden maddeleşti. Norfolk'ta bir kaç dakika boyunca görülür durumda kaldıktan sonra tekrar görünmez oldu ve saniyeler içinde Philadelphia Deniz Üssü açıklarında yeniden belirdi. Mürettebatın tamamı çok şiddetli bir biçimde rahatsızlanmıştı. Bir kısmı da kaybolmuştu. Hiç bir zaman bulunamadılar. Bazıları aklını kaçırdı ama en ilginci 5 asker geminin metal gövdesi ile kaynaşmıştı! İkisinin elleri çelik gövdenin içine geçmişti. Ellerini keserek adamları kurtardılar ve yerine protez eller taktılar. Sağ kalan adamlar asla tam anlamıyla düzelemediler.
Akıl sağlıklarını kaybettikleri gerekçesiyle de ordudan uzaklaştırıldılar. Elektronik kamuflajı gerçekleştirmeye çalışan bilim adamları koca bir gemiyi, mürettebatı ile birlikte ışınlamış ve sonra da geri getirmişlerdi. Ancak, daha önce de belirttiğimiz gibi ABD hükümeti asla böyle bir deneyin yapıldığını ya da projenin yürütüldüğünü kabul etmedi. Donanmaya göre Eldridge, sözü edilen tarihlerde Philadelphia'da bile değildi. Deneyin yapıldığı günlere yakın bir tarihte, yine enteresan bir yerde, Bermuda Şeytan Üçgeni'nde eğitim amaçlı olarak bulunduğu açıklandı.
Eldridge daha sonra Yunanistan'a satıldı ve 90'lı yıllara kadar da 'Leon' adıyla hizmette kaldı. ABD hükümetinin, konusunu deneyden alan "The Philadelphia Experiment" (1983) adlı İngiliz yapımı filmin ABD sınırları içinde gösterilmesini yasaklaması da işin bir başka boyutunu teşkil etmekte Yetkililer EMI firmasına bir mektup göndererek söz konusu filmin ABD'de gösterime sokulmasını istemediklerini bildirdiler. EMI ise bunun için hükümetin bir mahkeme kararı almaları gerektiğini iletti ABD'li yetkililere� Kararı çıkarmak zor olmadı. Daha sonra EMI karşı bir karar çıkartarak filmi "video klüplerde kiralanabilir" kategorisine sokmayı başardı. Bazı iddialara göre de ABD hükümeti 'görünmez gemi' hikayesini düşmanı korkutmak için kendi uydurmuştu. Ortada yanıt bekleyen bir çok soru var: -Donanma neden Eldridge'i Yunanistan'a sattı? -Satılan gemi gerçekten Eldridge miydi? -Öyle ise, şu an gerçek Eldridge gözlerden uzak bir yerlerde saklanıyor mu? -Deneyde kullanılan gemi gerçekten Eldrigde miydi yoksa adı değiştirilmiş bir başka gemi mi kullanılmıştı? -ABD hükümeti mi doğruyu söylüyor yoksa tanıklar mı?.. Bu soruların yanıtı henüz bilinmiyor.
1930'lu yıllarda Amerikan hükümeti bilim adamları toplar ve savaş gemilerin radarda tespit edilememesini sağlayacak bir yöntem bulmalarını ister.
Nikola Tesla'nın başını çektiği bir grup bilim adamı bu proje için çalışmaya başlar. Yaklaşık 10 yıllık araştırmanın sonunda proje deneme aşamasına gelir. Deneyde Amerikan donanmasında görevli küçük bir destroyer olan Eldridge adlı gemi kullanılacaktır. Gemi, jeneratörler, vericiler, güç yükselticiler, modülasyon devreleri ve elektromanyetik alan oluşturmaya yarayacak araç gereci içeren tonlarca ekipmanla donanır.
22 Temmuz 1943'te saatler 09:00'ı gösterirken elektromanyetik alan jeneratörleri çalıştırılır. Eldridge'in etrafını önce yeşil bir duman kaplar. Gemiyi bu dumanın ardında görmek imkânsızlaşır. Alıcılar geminin kuvvetli bir elektromanyetik alanla çevrelendiğini göstermektedir. Duman çekildiğinde ise deneyin istenenden daha başarılı olduğu anlaşılır. Çünkü Eldridge sadece radarlardan değil, mürettebatıyla beraber "gözden de" kaybolmuştur! İşte Philadelphia Deneyi'nin bir kaç kelime ile özeti budur.
Amerikan hükümeti ve deniz kuvvetleri elbette ki böyle bir deneyin ya da projenin varlığını asla kabul etmiyor. Tüm bunların asılsız, hayal ürünü iddialar olduğunu savunuyor. Ancak diğer taraftan da görgü tanıklarının ifadeleri var. Zaten deney hakkında bilinenlerin çoğu da bu tanıkların ifadelerinden sağlanmış. Şimdi başa dönelim ve hikayemizin ayrıntılarına bakalım. 1933 yılında Roosevelt ABD'nin başkanı oldu ve hemen ardından eski dostu ve dünyanın sayılı bilim adamlarından Nikola Tesla'yı Washington'a davet ederek ondan devlet adına bazı projeleri yürütüp yürütemeyeceğini sordu. Yanıt olumluydu. Başkan ona Gökkuşağı Projesi şeklinde bilinen projeden söz etti.
Tesla bu proje üzerinde çalışmaya başladı. 1936'ya gelindiğinde Tesla önemli gelişmeler kaydetmiş hatta insansız bir gemiyi gözden kaybedip sonra da geri getirmeyi başarmıştı. Ancak yetkililerin deneyin insanlı olarak yapılmasında ısrar etmeleri ve Tesla'nın da insanlara zarar gelmeden bu deneyin yapılmasının olanaksız olduğu noktasında başlayan görüş ayrılıkları sonunda Tesla'nın son aşamada projeden ayrılmasıyla sonuçlandı. Bundan sonra projenin idaresini Dr. John von Neumann devraldı. Donanma, özellikle Almanlara karşı bir an önce ezici üstünlük sağlamak kaygısını taşıyordu. Bu üstünlüğü sağlamanın ise görünmezlikten geçtiği düşünülüyordu. Arzu edilen gemilerin "radarlara" görünmemesini sağlamaktı. Fakat sonuç beklenenden çok farklı oldu. Biraz sabırlı olun, daha ikinci deneyi anlatmış değiliz. Amerikan hükumeti için çalışan bilim adamları arasında dünyanın en büyük dahilerinden biri olarak gösterilen ve Nazi Almanya’sından kaçıp ABD'ye sığınan Albert Einstein da vardı. Philadelphia Deneyi'nde en büyük katkılardan birinin Einstein tarafından sağlandığı düşünülmekte. Özellik Einstein'ın "Birleşik Alan Teorisi"nin deneyi başarıya ulaştıran faktör olduğu sanılıyor. Einstein bu teorisini 1925-27 tarihleri arasında Prusya'da yayımlanan bir bilim dergisine göndermiş ancak tamamlayamadığını düşünerek geri çekmiş. Einstein'ın ileriki yıllarda teorisini tamamladığı, ancak bunun savaş sırası ve sonrası hükümetlerce gizlenmiş olabileceği tahmin ediliyor. Biz şimdi gelelim ilk deneyin ayrıntılarına. Haziran 1943'te deney için seçilen USS Eldridge'e elektromanyetik alan oluşturucu donanım yüklendi ve gemi Philadelphia Deniz Üssü açıklarında deneye tabi tutuldu.
Deney sırasında yeni mürettebat da gemide bulunuyordu. Deneye ticari bir gemi olan Andrew Furuseth'in mürettebatı da tanıklık etti. Andrew Furuseth'in özel bir yeri var, çünkü deney hakkında bugün bilinenlerin çoğunu bu gemide görev yapmış olan Carlos Allende'nin anlattıklarından biliyoruz. (Allende, 50'li yıllarda UFO araştırmacısı Morris Jessup'a yazdığı mektuplarda yaşadıklarını anlatmasaydı belki de bu olaydan hiç haberimiz olmayacaktı. Ve küçük bir not daha: Jessup 1959'da intihar etti. Ne ilginç değil mi?) 22 Temmuz 1943'te şalterler kaldırıldı. Geminin gözden kayboluşuna kadar olanları biliyorsunuz. Ondan sonra olanlar da oldukça ilginç. 15 dakika sonra şalterlerin indirilmesi emredildi. Yeşil duman yeniden belirdi ve duman çekilirken Eldridge yavaş yavaş yeniden materyalize oldu. Ancak bir şeylerin ters gittiği hemen anlaşılmıştı. Gemiye iletilen telsiz mesajlarına yanıt gelmiyordu. Gemiye çıkıldığında mürettebatın hiç de iyi durumda olmadığı görüldü. Bir çoğu sinir krizleri içinde çırpınıyordu. En iyi durumdakiler hafıza kaybına uğramıştı!
Donanma bu personeli topyekun emekliye sevk ederek gemiye yeni personel atadı. Bilim adamlarına da sadece radar görünmezliği istediklerini, optik görünmezliğe gerek olmadığını bildirdi. 28 Ekim 1943'te ise Eldridge üzerinde ikinci deney gerçekleştirildi. Saatler 17:15'i gösterirken elektromanyetik jeneratörler yeniden çalıştırıldı. Gemi bir kez daha hemen hemen tamamen görünmez oldu. Sadece gövdesinin ana hatları seçilebiliyordu. Bir kaç saniye süresince işler yolunda gider gibiydi ki ansızın gözleri kör edebilecek kadar güçlü mavi bir ışık patlaması meydana geldi ve gemi gözlerden tümüyle kayboldu. Şimdi duyduklarınıza inanmayacaksınız belki ama Eldridge, bir kaç saniye sonra, 600 kilometre ötede, Norfolk açıklarında yeniden maddeleşti. Norfolk'ta bir kaç dakika boyunca görülür durumda kaldıktan sonra tekrar görünmez oldu ve saniyeler içinde Philadelphia Deniz Üssü açıklarında yeniden belirdi. Mürettebatın tamamı çok şiddetli bir biçimde rahatsızlanmıştı. Bir kısmı da kaybolmuştu. Hiç bir zaman bulunamadılar. Bazıları aklını kaçırdı ama en ilginci 5 asker geminin metal gövdesi ile kaynaşmıştı! İkisinin elleri çelik gövdenin içine geçmişti. Ellerini keserek adamları kurtardılar ve yerine protez eller taktılar. Sağ kalan adamlar asla tam anlamıyla düzelemediler.
Akıl sağlıklarını kaybettikleri gerekçesiyle de ordudan uzaklaştırıldılar. Elektronik kamuflajı gerçekleştirmeye çalışan bilim adamları koca bir gemiyi, mürettebatı ile birlikte ışınlamış ve sonra da geri getirmişlerdi. Ancak, daha önce de belirttiğimiz gibi ABD hükümeti asla böyle bir deneyin yapıldığını ya da projenin yürütüldüğünü kabul etmedi. Donanmaya göre Eldridge, sözü edilen tarihlerde Philadelphia'da bile değildi. Deneyin yapıldığı günlere yakın bir tarihte, yine enteresan bir yerde, Bermuda Şeytan Üçgeni'nde eğitim amaçlı olarak bulunduğu açıklandı.
Eldridge daha sonra Yunanistan'a satıldı ve 90'lı yıllara kadar da 'Leon' adıyla hizmette kaldı. ABD hükümetinin, konusunu deneyden alan "The Philadelphia Experiment" (1983) adlı İngiliz yapımı filmin ABD sınırları içinde gösterilmesini yasaklaması da işin bir başka boyutunu teşkil etmekte Yetkililer EMI firmasına bir mektup göndererek söz konusu filmin ABD'de gösterime sokulmasını istemediklerini bildirdiler. EMI ise bunun için hükümetin bir mahkeme kararı almaları gerektiğini iletti ABD'li yetkililere� Kararı çıkarmak zor olmadı. Daha sonra EMI karşı bir karar çıkartarak filmi "video klüplerde kiralanabilir" kategorisine sokmayı başardı. Bazı iddialara göre de ABD hükümeti 'görünmez gemi' hikayesini düşmanı korkutmak için kendi uydurmuştu. Ortada yanıt bekleyen bir çok soru var: -Donanma neden Eldridge'i Yunanistan'a sattı? -Satılan gemi gerçekten Eldridge miydi? -Öyle ise, şu an gerçek Eldridge gözlerden uzak bir yerlerde saklanıyor mu? -Deneyde kullanılan gemi gerçekten Eldrigde miydi yoksa adı değiştirilmiş bir başka gemi mi kullanılmıştı? -ABD hükümeti mi doğruyu söylüyor yoksa tanıklar mı?.. Bu soruların yanıtı henüz bilinmiyor.
7 Mart 2007 Çarşamba
Interstate 60 ( Otoyol 60 )

İnsan zihninin ne kadar karmaşık, mükemmel, sonsuz olduğuna inancım tazelendi. Bir film seyrettim hayatım değişti derler ya yalan, abartı sanırdım. Az bile söylemişler. Hayatımdaki 'en'lerden biri yer değiştirdi bu hafta sonu. En Sevdiğim Film.Bu pazar Cine5'te yayınlandı Interstate 60(Otoyol 60).
Tek kelimeyle müthiş bir film. Uzun süredir ismini duyuyordum ama kısmet bu güneymiş meğer. Konusu kısaca şöyle: '' Neal, herkesin hayatta ne yapmak isteyeceğini öğrenmeye çalıştığı bir çağ olan 23 yaşına girmektedir. Doğum günü partisinde yaşamı hakkında bir cevap almayı diler. Babasının kendisine hediye olarak aldığı arabayı görmek için dışarı çıktığı anda başına bir su kovası düşer ve bilinçsiz bir şekilde yere yığılır. Hastanede uyandığında Neal, hayatı ile ilgili soruların cevaplarını keşfetmeye götürecek olan yolculuğuna başlar. ''İşte film bu noktadan sonra başlıyor.
Bu öyle bir yolculuk ki filmin kahramanının bütün ezberlerini alt üst ediyor. Neal'e aslında olmayan bir yoldan ( 60 numaralı otoyol ) geçerek(aslında tüm olay da bu geçiş sürecidir) normal hayat eşiğinde farkında olmadığı gerçeklere ulaşacağı bir görev verilir. Yolculuğu sırasında karşılaştığı kişiler ise aslında farkında olmadığı bütünü tamamlayan kahramanlardır.Öyle bir ilerliyor ki film, bir sonraki karede ne olacağı ve esas oğlanın neyle karşılaşacağı aklınızın ucunun kenarından geçemiyor.
Film o kadar dolu ki içinde geçen felsefe ve kuramlar başdöndürücü. Paralel evren, kuantum teorisinin temeli neden-sonuç ilişkisizliği, uygarlığın dünyaya yayılma biçimi, modern toplumun gönüllü kölelerine sunduğu yaşam vs. vs.Filmin yapımcıları dönemin en çok seyredilen kült film '' Geleceğe Dönüş''ün yapımcıları. O filmin çılgın doktoru burada bir bilge olarak karşımızda. Diğer oyuncular ise şöyle: James Mardsen, Gary Oldman, Amy Smart. Kurt Russell, Chris Cooper, Michael J. Fox gibi yıldızlar da senaryoyu çok beğendikleri için küçücük rolleriyle bu başyapıtta yerlerini almışlar.Müthiş bir film bence.
Eminim ki her seyredeni derinden etkileyecek bir film. Mutlaka görülmesi gerekir.P.S: Filmi seyredenler veya seyredecek olanlar, tesadüf sanılan olayların nasıl bir bütünün farkına varılamayan parçaları olduğunu görecekler. Bu filmle ilgili başıma gelen ilginç olay ise Cuma günü Arif ile film hakkında konuşmamız ve internetten araştırmamızın hatta hiçbir yerde bulamadığımızdan yakınmamızın ardından filmin pazar günü şifresiz bir kanalda yayınlanması oldu. İşte gerçek bu.
20 Şubat 2007 Salı
Ölüm Bile Yakıştı Sana...
Kendinizi nerde ya da nede bulabileceğinizi çoğu zaman bilmezsiniz… Bi gün bişey olur, biri çıkar gelir, daha önce görmediğiniz bişey görürsünüz yada bir şarkı duyarsınız… Aradığım bu dersiniz. Beni anlatan bu. Sizi, daha önce hiç tanımadığınız sizle tanıştırır, içinize doğru keşfe çıkarır. Ben kendimi bir seste buldum. Bir yüreğin kelimelere ve müziğe dökülüşünde… Karadeniz müziği bana yıllarca hep uzak geldi. Kemençe sesi nedense hep kulağıma kötü geldi, bi türlü sevemedim. Birgün yolum iş için Karadeniz sahillerine düşene kadar… Sonra bir ses duydum, kelimeler ve müzik. Ben, kendimi tanımaya başladım. 22 yaşındaydım. Hayat zordu ve çoğu zaman boştu. Karadeniz’de yalnızdım. Telefonum çalmıyordu ama bi yerlerden bi ses geliyordu. O ses bütün boşluğu dolduruyordu.
Bir ses, hayatın tüm olumsuzluklarına karşı isyanı ve umudu aynı anda haykırıyordu. Ve ben o sesi yıllarca dinleyecektim. Hatta bir konserde, o sesin sahibinin elini tutacaktım ve bana “içindeki sevgiyi sonsuza kadar kaybetme” diyecekti sarılarak. O, kendi müziğine meraklı insanlar dışında çok tanınmıyordu ülkesinde ama bilmesi gerekenler biliyordu ve hayrandı ona. Sevenleri yetiyordu, o bir star olmak istemiyordu piyasalarda. Çünkü zaten gökyüzünde bir yıldızdı.
Yıllarca dinledim, çok sevdim. Ve o müziklerle çok şey paylaştım kendimle. Hayata söylendim, kendime söylendim, sevdiklerime söylendim ve şarkı söyledim. Ama sonra bigün, ansızın gidiverdi o ses. Bu dünyayı terk etti… Erken, zamansız… Sevdikleri yollara döküldü onu son yolculuğuna uğurlarken. Ve ben, hala dinliyorum onu. Zaman zaman eski günlerime dönüyorum. Yalnızlığıma…
Hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne,
Günün karanlık saatlerine,
Ara sıra kopsa da fırtınalara,
Bir gün boğulacağımız denizlere,
Eski günlere,
Neler olacağını bilmesek de geleceğe,
Kötülüklerle dolu olsa bile tarihe,
Tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara,
Don Kişot’lara, ateş hırsızlarına,
Ernesto “Che” Guevara’ya,
Yollara, yolculuklara,
Sevgililere, sevişmelere,
Sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara,
Üşürken ısınmalara,
Her şeyden sıcak annelere,
Babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara,
Kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz…
Kötü şeyler gördük,
Savaşlar, katliamlar,
Ölen öldürülen çocuklar gördük,
Kendi dilini, kendi kültürünü,
Kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük,
Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük…
Yoksul insanlar, ağlayan anneler babalar,
Hergün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük,
Biz de öldük..!
Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik…
Teşekkürler dünya…!
Kazım Koyuncu
Bir ses, hayatın tüm olumsuzluklarına karşı isyanı ve umudu aynı anda haykırıyordu. Ve ben o sesi yıllarca dinleyecektim. Hatta bir konserde, o sesin sahibinin elini tutacaktım ve bana “içindeki sevgiyi sonsuza kadar kaybetme” diyecekti sarılarak. O, kendi müziğine meraklı insanlar dışında çok tanınmıyordu ülkesinde ama bilmesi gerekenler biliyordu ve hayrandı ona. Sevenleri yetiyordu, o bir star olmak istemiyordu piyasalarda. Çünkü zaten gökyüzünde bir yıldızdı.
Yıllarca dinledim, çok sevdim. Ve o müziklerle çok şey paylaştım kendimle. Hayata söylendim, kendime söylendim, sevdiklerime söylendim ve şarkı söyledim. Ama sonra bigün, ansızın gidiverdi o ses. Bu dünyayı terk etti… Erken, zamansız… Sevdikleri yollara döküldü onu son yolculuğuna uğurlarken. Ve ben, hala dinliyorum onu. Zaman zaman eski günlerime dönüyorum. Yalnızlığıma…
Hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne,
Günün karanlık saatlerine,
Ara sıra kopsa da fırtınalara,
Bir gün boğulacağımız denizlere,
Eski günlere,
Neler olacağını bilmesek de geleceğe,
Kötülüklerle dolu olsa bile tarihe,
Tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara,
Don Kişot’lara, ateş hırsızlarına,
Ernesto “Che” Guevara’ya,
Yollara, yolculuklara,
Sevgililere, sevişmelere,
Sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara,
Üşürken ısınmalara,
Her şeyden sıcak annelere,
Babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara,
Kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz…
Kötü şeyler gördük,
Savaşlar, katliamlar,
Ölen öldürülen çocuklar gördük,
Kendi dilini, kendi kültürünü,
Kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük,
Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük…
Yoksul insanlar, ağlayan anneler babalar,
Hergün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük,
Biz de öldük..!
Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik…
Teşekkürler dünya…!
Kazım Koyuncu
16 Şubat 2007 Cuma
9 Şubat 2007 Cuma
Son Yemek, Son Ziyafet
Hoc Est Corpus Meum... – Hz. İsa
Şappur şuppur ye beni... – İsmail YK
Bir karikatür gözümün önüne geliyor. Küçük bir erkek çocuğu sünnet kıyafetleri içinde artık “erkek” olduğunu dünyaya ilan ediyor. Karşısında onun yaşlarında duran kız çocuğu soruyor utangaç bir merakla: “Peki ben ne zaman ‘kadın’ olacağım?” Hınzır bakışlı veletten cevap gecikmiyor: “Hele ben bi şunları çıkartayım...”
Sünnet olmak. Sakalının çıkması. Sigara içmek. Rakı içmek. Milli olmak. Adam öldürmek. Bir düşünüyor insan, erkek olmak zor iş. Namusuna leke getirtmeyeceksin, kızın olsun karın olsun gerekirse sevdiğini sevdiğiyle vurup müebbet yatacaksın, yoksa erkek olamazsın. Gerekirse Genç Osman gibi seyrek sakalında durmayan metal tarağı alt dudağına geçirip asker olacaksın, yoksa erkek olamazsın. Ormanlar kralı aslandan hayatları pahasına sağdıkları sütü sana ulaştıran safarici afrika halkına saygıdan değil, fasıl sofrasında gazoz içersen sana kıçları ile gülecek can dostlarından sakınmak için rakı bardağının dibini beş kere görmeden kalkmayacaksın masadan, yoksa erkek olamazsın. Hayat verebilecek kadar kudretli, zehir içebilecek kadar cesur olduğunu kanıtlayacaksın, milli olacaksın ve sigara içeceksin, yoksa erkek olamazsın. Ama bunların hepsinden önce, dünyanın kendi etrafında sağa mı yoksa sola mı döndüğünü bile anlayamadığın bir yaşta ucundan azıcık aldıracaksın ki erkek olasın. İşte bütün bu mitler arasında, ben sünnetin arkasındaki erkeklik gizemini merak ediyor, ve size bunun cevabına dair alternatif bir seçenek sunmak istiyorum.
[yazının devamını okumak için tıklayın...]
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)