20 Şubat 2007 Salı

Ölüm Bile Yakıştı Sana...

Kendinizi nerde ya da nede bulabileceğinizi çoğu zaman bilmezsiniz… Bi gün bişey olur, biri çıkar gelir, daha önce görmediğiniz bişey görürsünüz yada bir şarkı duyarsınız… Aradığım bu dersiniz. Beni anlatan bu. Sizi, daha önce hiç tanımadığınız sizle tanıştırır, içinize doğru keşfe çıkarır. Ben kendimi bir seste buldum. Bir yüreğin kelimelere ve müziğe dökülüşünde… Karadeniz müziği bana yıllarca hep uzak geldi. Kemençe sesi nedense hep kulağıma kötü geldi, bi türlü sevemedim. Birgün yolum iş için Karadeniz sahillerine düşene kadar… Sonra bir ses duydum, kelimeler ve müzik. Ben, kendimi tanımaya başladım. 22 yaşındaydım. Hayat zordu ve çoğu zaman boştu. Karadeniz’de yalnızdım. Telefonum çalmıyordu ama bi yerlerden bi ses geliyordu. O ses bütün boşluğu dolduruyordu.

Bir ses, hayatın tüm olumsuzluklarına karşı isyanı ve umudu aynı anda haykırıyordu. Ve ben o sesi yıllarca dinleyecektim. Hatta bir konserde, o sesin sahibinin elini tutacaktım ve bana “içindeki sevgiyi sonsuza kadar kaybetme” diyecekti sarılarak. O, kendi müziğine meraklı insanlar dışında çok tanınmıyordu ülkesinde ama bilmesi gerekenler biliyordu ve hayrandı ona. Sevenleri yetiyordu, o bir star olmak istemiyordu piyasalarda. Çünkü zaten gökyüzünde bir yıldızdı.

Yıllarca dinledim, çok sevdim. Ve o müziklerle çok şey paylaştım kendimle. Hayata söylendim, kendime söylendim, sevdiklerime söylendim ve şarkı söyledim. Ama sonra bigün, ansızın gidiverdi o ses. Bu dünyayı terk etti… Erken, zamansız… Sevdikleri yollara döküldü onu son yolculuğuna uğurlarken. Ve ben, hala dinliyorum onu. Zaman zaman eski günlerime dönüyorum. Yalnızlığıma…

Hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne,
Günün karanlık saatlerine,
Ara sıra kopsa da fırtınalara,
Bir gün boğulacağımız denizlere,
Eski günlere,
Neler olacağını bilmesek de geleceğe,
Kötülüklerle dolu olsa bile tarihe,
Tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara,
Don Kişot’lara, ateş hırsızlarına,
Ernesto “Che” Guevara’ya,
Yollara, yolculuklara,
Sevgililere, sevişmelere,
Sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara,
Üşürken ısınmalara,
Her şeyden sıcak annelere,
Babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara,
Kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz…
Kötü şeyler gördük,
Savaşlar, katliamlar,
Ölen öldürülen çocuklar gördük,
Kendi dilini, kendi kültürünü,
Kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük,
Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük…
Yoksul insanlar, ağlayan anneler babalar,
Hergün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük,
Biz de öldük..!
Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik…
Teşekkürler dünya…!

Kazım Koyuncu



4 yorum:

Humanist dedi ki...

Ne iyi oldu hatırlattığın ben de çok severim yaptığı müziği, duruşunu...Yazını okuduktan sonra hemen koştum dinledim...Özlemişim

Filiz Kirazoğlu dedi ki...

çok sevindim :)
bende durup durup dinlerim. bu aralar çok sık dinliyorum. bu yazıyı da ağıt'ı 8 kere arka arkaya dinledikten sonra yazdım :(

Adsız dedi ki...

Filiz Kazım koyuncuyla sanırım ilk senin tavsiyenle tanışmıştım zaten karadenizli olmama rağmen nasıl duymamıitın anlayamadım.
O günden beri albümleri bilgisayarımda ve arabamda mevcut. Gerçekten güzel söylüyor ve işliyor adeta karadeniz.i nakış nakış.. Ama malesef ki iyiler çok fazla yaşamıyor :(
ruhu şaad olsun

Adsız dedi ki...

Aylar sonra gördüm bu yazıyı ve yorum yazmadan da yapamadım. Senelerdir keyifliyken de hüzünlüyken de dinleyebildiğim tek sanatçı Kazım Koyuncu. Keyifliysem "Ella Ella"dan başlarım dinlemeye, durgun bir günümdeysem "Gelevera Deresi"ni açar daha da durgunlaşır hatta ağlamakla ağlamamak arasında gidip gelirim. - Ah be Kazım, -koyverdun gittun bizi..